Bazı acıların üzerinden bir yıl geçer, on yıl geçer, otuz yıl geçer… Ama insanın içinde bir yer vardır ki, orada zaman hiç geçmez.
Bugün babamın aramızdan ayrılışının 30. sene devriyesi.
Dile kolay. Bir insanın yokluğunda geçen otuz yıl. Onca sabah, onca akşam, onlarca bayram, doğum günü, güzel haber, kötü gün… Ve her defasında insanın içinde aynı eksiklik:
“Keşke babam da olsaydı…”
İnsan böyle uzun bir zamanı söyleyince, sanki acının da çoktan eskimiş olması gerekiyormuş gibi geliyor.
Oysa yasın zamanı yok.
Özlemin tarifi yok.
Bir babanın yokluğuna alışmak diye bir şey de yok.
Sadece insan, yokluğunla yaşamayı öğreniyor.
Hayat devam ediyor.
Gülüyorsun, çalışıyorsun, seviyorsun, üzülüyorsun,
yeni insanlar giriyor hayatına… Ama bütün bunların arasında, kimsenin görmediği bir yerde babana ait sessiz bir boşluk taşıyorsun.
Bazen bir şarkıda çıkıyor karşıma.
Bazen bir babanın kızına sarılışında…
Bazen güzel bir haberi paylaşmak istediğinde.
Ve bazen hiçbir sebep yokken…
Birden için sızlıyor.
İşte o zaman anlıyorsun ki; yas bitmemiş.
Sadece sessizleşmiş.
Çünkü insan babasını kaybedince yalnızca bir insanı kaybetmiyor.
Çocukluğunun bir parçasını, kendini güvende hissettiği o dünyayı, “Babam var” cümlesinin verdiği o tarifsiz huzuru da kaybediyor.
Belki de bu yüzden insan yaş aldıkça babasını daha çok özlüyor.
Çünkü büyüdükçe hayatı daha iyi anlıyor, babanın söylediklerinin anlamını yıllar sonra çözüyor. Çocukken sıradan gelen bir bakışın, bir nasihatin, bir sessizliğin aslında ne kadar büyük bir sevgi olduğunu fark ediyor.
Keşke insan bazı şeyleri zamanında anlayabilse…
Keşke bazı cümleleri söylemek için hayatın sonunu beklemesek.
Keşke bir kez daha sarılabilsek.
Bir kez daha sesini duyabilsek.
Bir kez daha “Baba” diyebilsek.
Bu yüzden yas, aklın kabul ettiği bir yokluk değil; kalbin her gün yeniden hatırladığı bir sevgidir.
Dilimde, yüreğimde hâlâ aynı cümle:
Seni özlüyorum babam…
Mekanın cennet, ruhun huzur içinde olsun.










