YAĞMA ile TANIŞ Bir Var Zaman, Bir Yok Zaman: Yağmalanan Memleketin Masalı

Çocukken hep bir masalla başlardık hayata: “Bir varmış, bir yokmuş, evvel zaman içinde, kalbur saman içinde…” Ufku geniş, vaadi bol memleketlerin masallarıydı bunlar.

25 Ekim 2026 Pazar 22:14 - Güncelleme: 25 Ekim 2026 Pazar 22:14

Ben bugün sizlere, hikâyesi mutlu sonla bitmeyen, geride bırakılmış ve yağmalanmış bir memleket anlatacağım. İsmini telaffuz etmeyeceğim; fakat her satırda, her tasvirde siz o memleketi zaten tanıyacaksınız.

 

?Çevresindeki her yer birer birer ışıldayıp gelişirken, kendi kabuğuna çekilip karanlıkta bırakılan bir diyardır burası. Bir zamanlar etrafındaki tüm beldelerin gıpta ettiği o kadim merkez, yağmacıların akınına uğraya uğraya ne tam bir şehir olabildi ne de huzurlu bir köy olarak kalabildi. İki alem arasında sıkışmış, kimliğini kaybetmiş bir hayalet şehir artık…

 

?Bu memleketin ahvalini kavramak için ne süslü iktisat teorilerine ne de karmaşık siyaset analizlerine ihtiyaç var. İhtiyacımız olan şey; tarihin ilk alacakaranlığına ve Binbir Gece Masalları’nın derinliklerine bakmak.

 

?Önce Binbir Gece Masalları’nın o meşhur anlatısına, Ali Baba ve Kırk Haramiler’e uzanalım. Merak edenleriniz bu hikâyeyi tozlu sayfalardan okumak yerine, Sadri Alışık’ın o usta işi 1971 yapımı filminden de izleyebilir.

 

?Hikâyede Ali Baba, memleketin bereketsizliğe ve sefalete sürüklenmesine sebep olan kırk haramilerin gizli mağarasını tesadüfen keşfeder. Ardından hırs ve tamahkârlık, kardeşini yutar. Haramiler artık gizlenemeyeceklerini anlayınca, doğrudan memleketi ele geçirmeye soyunurlar. Ali Baba ve etrafındakiler ise bilek gücüyle değil, akıl ve basiretle bu haramileri alt eder.

 

?Peki, sorarım size: O Kırk Haramiler gerçekten tarihten silindi mi? Yoksa suret değiştirip aramızda gezinmeye devam mı ediyorlar?

?İlginçtir; 2009 yılında bu haramilerin hazinesi bir memlekette "bulundu". Hatta sadece iki yıl sonra, o hazinenin bile yeniden çalındığı iddia edildi. Merak edenler arama motorlarına birkaç kelime yazsın; bakın bakalım neresiymiş bu talihsiz memleket…

?O haramiler ki hazinelerini sırf YAĞMA ile biriktirdiler. Gelen giden kervanları gasp ettiler; memleketin en güzel insanlarını, en yağız atlarını sürgün ettiler. Liyakati yok sayıp, “asmak, kesmek, kelle uçurmak” nidalarıyla memleketi bir korku tüneline çevirdiler. Bu memleket ne zaman doğrulup belini doğrultmaya kalksa, tam da oradan kırdılar belini.

 

?Şimdi de insanlığın en eski efsanesine, Gılgamış’a çevirelim yüzümüzü. Gılgamış’ın doğumunu, krallığa giden yolunu meraklısına bırakıp biz hikâyenin özüne, Ur kentinin kalkınma mücadelesine odaklanalım.

 

?Gılgamış yetişkinliğe erdiğinde, başsız kalan şehir halkı onun cesaretine ve kudretine sığınarak onu lider seçer. Şehrin en büyük belası ise eti çiğ yiyen, üretmeyen, sırf başkasının emeğine göz diken yağmacı kabilelerdir. Şehir ne zaman biraz başını kaldırıp gelişse, bu kabileler akın edip ne var ne yoksa yağmalar. Zamane haramileridir onlar…

 

?Gılgamış’ın ilk icraatı ne olur biliyor musunuz? Şehrin güvenliğini perçinlemek için tüm halkın omuz omuza verdiği devasa bir sur inşa etmek! O surlar yükseldikçe şehir savunması sağlanır, yağmacılar dışarıda kalır. İşte Ur kenti ancak o zaman nefes alır, gelişir ve dillere destan bir medeniyet merkezine dönüşür.

 

?Hatta o dönem Kiş şehrinin kralı gözünü Ur kentine diktiğinde, Gılgamış ve halkı savaşa hazır olduklarını ilan eder; Kiş kralı bu kararlılık karşısında geri adım atmak zorunda kalır.

 

?Bugün size bahsettiğim memleket de ne yazık ki amansız bir yağma altında. Komşu il, günbegün bu şehri yutmakta; Kırk Haramiler artık saklanmak bir yana, baş köşelerde itibar görmektedir.

 

?Gelişemeyen, savunmasız bırakılan ve öz evlatlarının emeği çalınan bu şehrin dramını sadece masallarla anlatmak yetmez. Peki, bu yağma nasıl mı gerçekleşiyor?

?Somut örneklerle konuyu biraz daha açalım… Belgeleriyle, gerçekleriyle anlatacağımız kısmını ise arkası yarın diyerek sonraki yazıya bırakalım.

 

?YAĞMA Üzerine Yağma: İmar Rantının Haramileri

?Bir memleket düşünün… Betonun toprağı, rantın adaleti, doymak bilmez bir hırsın ise geleceği yuttuğu bir memleket.

?Hani geçen yazımızda "Arka tarafını belgeleriyle açıklayalım" demiştik ya; işte şimdi gelin, o meşhur imar rantı için gerekli iklimi ve koşulları sağlayanlarla sizleri Tanıştırayım.

?Kuralsızlığın kural haline geldiği bu düzende formül son derece basittir: Parselasyon hesabı yok, şehir estetiği yok, insan yaşamı hiç yok! “Beş yüz metrekarelik arsaya istediğiniz kadar kat çıkın efendiler! Ne gerek var geniş kaldırımlara, ne lüzum var ferah yollara?” Mantık tam olarak budur.

 

?Sistemin çarkları ise karanlık ilişkilerle döner. Harami arkada işini sessizce halleder. Bir gecede emsaller değişir, imar planları delinir, rant haritaları yeniden çizilir.

?Memleketin en tatlı, en gözde, MIŞMIŞ gibi kayısı kokan bakir alanları birer birer imara, betona ve rant hırsına açılır.

?Öte yanda ne mi olur?

?Bu memlekette felaketlerin, depremlerin altında ezilen mazlumlar evsiz kalır; geleceğe dair derin bir YeiSE, çaresizliğe kapılır. Ama kimin umurunda? O felaketzedelerin başını sokacağı iki göz ev için ayrılması gereken araziler, çoktan AVM’cilere peşkeş çekilmiştir bile.

 

?Düzen öyle bir kurulmuştur ki ruhsat kırbaçı sadece kendi yağıyla kavrulmaya çalışan küçük esnafın sırtında boza pişirir. Denetim esnafa var, ceza esnafa var… Ama devasa AVM’ler yükselirken mantık değişir: “Memleketin AVM’ye ihtiyacı var, esnaf kepenk kapatıp aç kalmış, kime ne?”

 

?Bu yapılan, sıradan bir imar değişikliği değildir. Bu, YAĞMA üzerine yağmadır.

?Haramiler sadece binaları ve arsaları değil; bu memleketin öz üretimini çalar, asırlık zanaatini bitirir. Taşın, toprağın, alın terinin bereketi yok edilir.

?Sonra çıkıp adını "Turizm" koyarlar… Oysa turizm dedikleri maskenin arkasında, bu memleketin öz kadim kültürü katledilmektedir. Binalar yükseldikçe ruh küçülür; rant arttıkça memleket kimliğini kaybeder.

 

?Kırk Haramilerin gizli mağaralarda değil, imar masalarında ruhsat dağıttığı bu tabloyu görmezden gelmeye devam mı edeceğiz?

?Mesele sadece birkaç bina ya da birkaç parsel meselesi değildir; mesele, bir memleketin hafızasını ve geleceğini yağmacılardan kurtarma meselesidir.

Kamu Malının Talanı: Arazi Rantı ve "Adrese Teslim" İhaleler

Yağmanın ve rantın sınır tanımadığı bir düzende, kamu kaynaklarının nasıl haramilerin iştahına kurban edildiğini anlamak için bu kez gözlerimizi arazi trampalarına ve ihale masalarına çevirmemiz gerekiyor.

Görünürde her şey kanuna uygun, her şey prosedür dahilindedir… Yapılacak bir kamu yatırımı ya da ticari bir işletme için kamuya ait paha biçilemez araziler birer birer trampa edilir. Fiyat tespiti mi? O da kolay! Yandaş emlakçılardan alınan kağıt üstündeki değerlemelerle süreç tamamlanır.

Ancak yapılan bu trampanın kamuya, yani millete ne fayda sağladığını, ne kazandırdığını görebilmek için kelimenin tam anlamıyla ŞAHİN gözlü olmak gerekir!

Soruyoruz öyleyse: Sorunsuz, değerli ve gözde hazine arazileri kimlerin mülküyle trampa edildi? Bu işlemler şeffaflıkla halka açıklansa, herkesin gözü bir bir açılsa fena mı olur?

Ama açıklanmaz… Çünkü harami, kamunun ortak malına çökmeyi gelenek haline getirmiştir. İş halkın ortak ihtiyacına geldiğinde ise bir mucize gerçekleşir; ne yeni bir mezarlık, ne hijyenik bir mezbaha, ne nefes alınacak bir millet bahçesi, ne de şehre yakışır bir otogar için tek bir karış hazine arazisi bulunamaz!

Haramilerin gözünü öyle bir hırs bürümüştür ki, bu gidişle öldükten sonra yatacağınız mezar yerini bile elinizden alacaklar…

Gelelim işin en tatlı, en zahmetsiz kısmına: İhaleler!

Bu memlekette kanunen esas olan açık ihale mevzuatıdır. Fakat ne hikmetse sıra icraata gelince açık ihalelerin yerini hep "Doğrudan Temin" veya "Kamu İhale Kanunu’nun 21. Maddesi" (Pazarlık usulü) alır.

Bu 21 rakamı ne tesadüftür ki sadece özel durumlar için konulmuş kılıf bir madde değil; aynı zamanda komşu memleketin, üniversitenin ve malum çevrelerin de plaka kodudur!

Doğrudan teminde belli bir limit var belki ama 21. Madde deyip pazarlık usulüne geçtiniz mi limit gökyüzüne kadar uzanır. "Olağanüstü durum, güvenlik, terör" gerekçeleriyle kapalı kapılar ardında iş dağıtılır. Memlekette terör bitti, huzur geldi diye davul zurna çalınır; ancak ne hikmetse terör bahanesiyle pazarlıksız, eksiltmesiz verilen adrese teslim ihaleler bir türlü bitmez!

Örnek mi istiyorsunuz?

Memleketin birinde zaten sapasağlam bir Polis Evi vardır ama haramilere yetmez, ikincisi gerekir!

Diğer yanda Güneş Enerjisi Santrali (GES) projesi için açık ihale yapılıp kamunun cebinden kırım yoluyla tasarruf sağlanabilecekken, "Ne gerek var, memleketin parası çok!" denilerek kaynaklar saçılır. Kasada beş kuruş nakit yokken, memleketin kıt imkanları nakit olarak elektrik borçlarına ve rant projelerine aktarılır.

İşte harami düzeni tam olarak budur: Harami, memleketin altyapısını çalar, geleceğini çalar, yatırımını çalar!

Sürekli kutsal değerlerin arkasına saklanan, her cümlesine dualarla başlayan bu tayfaya bakınca insan sormadan edemiyor:

Bu haramiler Allah’a ve ahiret gününe gerçekten inansalardı; sonsuz hayatlarını, üç günlük dünya rantı için bu kadar ucuza satarlar mıydı?

Lüksün Sefaleti: Komisyoncu Müdürler ve "Kişiye Özel" Asfaltlar

Bir memlekette adaletin terazisi bozulmaya görsün; dürüstlerin feryadı göğe yükselirken, arsızların sefası gözleri kör eder. Yağma düzeninin kılcal damarlarına kadar yayıldığı bu memlekette, hikâyenin en çirkin yüzü işte bu sahnede karşımıza çıkar.

Gelelim malum koltukları işgal eden o sayın “müdürlere”…

Hangi taşın altına baksanız onların adı geçer. Yapılan her alımdan, atılan her imzadan, açılan her ihaleden yüzde 10 komisyon almayı kendilerine hak gören, "alana" adı altındaki o gizli ortaklara…

Peki, nereden gelir bu bolluk, bu şatafat?

Halk yoklukla pençeleşirken, kamu çalışanları ay sonunu getiremezken, emekliler pazar tezgahlarının döküntülerine mahkûm edilmişken; birilerinin liyakatsiz akrabası olan bu müdürlerin dünyasında bambaşka bir rüzgâr eser.

Yüzde 10’luk haram lokmalarla yapılan estetikler, botokslar, saç ekimleri… Koltuklarında kasıla kasıla sergiledikleri pırlanta taşlı lüks saatler, binlerce dolarlık ayakkabılar, kişiye özel dikim elbiseler…

Sorsanız "Maaşla geçiniyoruz" derler. Ama o haram muslukları öyle bir akar ki; bunlar sadece ev geçindirmekle kalmaz, memleketin ahlakını katlederek kenarda köşede metres besleyecek kadar gözlerini karartırlar!

Okulu kapatıp kendine köşk misali eve çeviren müdürümüzde yok değil bu masalda…

Peki, halkın temel ihtiyaçlarına gelince durum nedir?

Vatandaş evine, tarlasına, işine gidecek kaliteli bir yol için yıllardır çırpınır; çukurlarla dolu yollarda çile çeker, sesini duyan olmaz. Ama mesele güç sahibinin, haraminin keyfi olunca bürokrasi ışık hızında çalışır!

Memleketin bakir kalmış doğasına dikilen kaçak bungalovlara, tek bir imza dahi olmadan anında 700 metre beton asfalt dökülüverir! Vatandaşa "yok" denilen imkânlar, rantın ve nüfuzun sahiplerine bir gecede altın tepside sunulur.

Neyse ki bu zifiri karanlıkta hâlâ hakkı ve hukuku gözeten, devletin imkânını haramilere peşkeş çekmeyen namuslu yöneticilerimiz var da; durumdan haberdar olur olmaz o kaçak asfaltı söktürüp yetimin hakkını çiğnetmiyorlar.

İşte memleketin özeti budur:

Bir yanda alın teriyle rızkını arayan, çamurlu yollarda helal rızık peşinde koşan milyonlar; diğer yanda kamu kaynaklarını kendi şahsi garajı, kendi şahsi cüzdanı ve lüks sevdası için yağmalayan bir avuç doyumsuz…

Ancak unutulmasın: Güçle, komisyonla ve yağmayla kurulan sahte krallıklar, halkın adalete olan inancı uyanınca kartondan kaleler gibi yıkılmaya mahkûmdur.

Geleceği Yağmalanan Şehir ve Gılgamış’ın Surları

Sanmayın ki haramiler sadece bugünü çalar, sadece bugünü yağmalar… Onların asıl gasbettiği şey memleketin geleceğidir; sağlığıdır, yolu, nefesi ve zamanıdır!

İmar rantı uğruna daraltılan yollar, betona boğulan caddeler yüzünden şehir kilitlenir; trafik bir kâbus gibi çöker üzerimize. İnsanın huzuru çalınır, psikolojisi altüst olur. Düşünün; sırf o trafik sıkışıklığı yüzünden hastaneye yetiştirilemeyen bir can, bir daha geri gelmemek üzere aramızdan ayrılır. Haramilerin hırsı, doğrudan insanın yaşam hakkını çalar!

Göğe doğru dikilen o estetikten yoksun devasa beton kulelerden mahalle kültürü çıkmaz. İmar rantı arttıkça komşuluk ölür, dayanışma biter. Harami, memleketin asırlık ruhunu ve kültürünü yok eder.

Öte yanda Toprak Koruma Kanunu vardır, koruma altındaki büyük ovalar için özel düzenlemeler vardır. Ama harami için kanun delinmek içindir! Bir kılıf uydurulur, "Kamu yararı" kararı çıkartılır ve o bereketli topraklar imara, ranta açılır. Harami, bu memleketin geleceğini ve yarınki sofrasını çalar.

Memleketin bir ilçesinde gözlerini 320 dönümlük kamu arazisine dikerler. Araziyi kendi ikbaline kapatmak isteyen haramiye bir kamu görevlisi "Dur!" mu dedi? Anında o görevlinin yeri değiştirilir. Maksat, hastane kendi istedikleri araziye yapılsın, rant sağlansın!

Peki, ne olur?

Hastane yatırımı gecikir, hizmet aksar, çile büyür. Harami memleketin sağlığını çalar; giden canlar, ölenler öldüğüyle kalır…

Şimdiki genç kardeşlerimiz belki "Harami" sözcüğünün ağırlığını tam bilmez. Harami, doğrudan "Haram yiyen" demektir.

Masaldaki Ali Baba, o gizli mağaranın önünde "Açıl susam açıl!" demiş ve haramilerin çaldığı hazineleri görmüştü. Keşke demez olaydı!

Ne hazin bir ironidir ki; bundan yüz yıl önce susamıyla, tahiniyle tüm coğrafyada nam salan bu memlekette, bugün rant uğruna susam yetiştirmeyi bile insanlara unutturdular! Masaldaki gibi kapılar açıldıkça haramiliğin dehşet verici boyutu saçıldı ortaya. Zamanında bu yağmayı görüp liyakat bulamayan, küsen, kaçan kaçana oldu…

Ama umutsuzluk yok!

O güzel insanlar, o güzel atlara binip memleketlerine, kendi topraklarına geri dönüyorlar artık.

İşte tam da bu yüzden, tarihin en eski dersine dönmek zorundayız.

Şehrin kalkınması, yarınların kurtulması için Haramilerin bu şehirden uzak tutulması şarttır. Tıpkı 4000 yıl önce Gılgamış’ın Ur kentini yağmacılardan korumak için yaptığı gibi; bugün de halkın iradesiyle, emeğiyle ve liyakatiyle şehrin etrafına yüksek yüksek duvarlar örmek zorundayız.

Haramilere söylenecek son söz nettir: Ya bu şehri terk edin ya da yaşasın halkın iradesiyle örülen o yüksek duvarlar!

Gılgamış’tan bu yana 4000 sene geçti ama kural hâlâ aynı kural, hakikat hâlâ aynı hakikat:

Ya bu memleket yağmalanmaya devam edecek ya da biz o surları örüp memleketimize sonuna kadar sahip çıkacağız!

Vesselam

Melisa Döngel ile Murda ayrıldı

Melisa Döngel ile Murda ayrıldı

Devrim Özkan'la aşkında evlilik gündemi!

Devrim Özkan'la aşkında evlilik gündemi!

Instagram'da tek hikayeye 700 bin TL

Instagram'da tek hikayeye 700 bin TL

Süleyman ile Hürrem kırmızı halıda!

Süleyman ile Hürrem kırmızı halıda!

Kaderin Cilvesi kadrosuna UğurPolat'ta katıldı.

Kaderin Cilvesi kadrosuna UğurPolat'ta katıldı.

Ebru Aytemur 'Adana Ayazı'nda!

Ebru Aytemur 'Adana Ayazı'nda!