Oburluğun Estetiği: Modern Kıtlığın ve Açık Büfe Barbarlığının Anatomisi

Bu hafta rasyonel matematiğin, finansal mantığın ve reel piyasa kurallarının tamamen askıya alındığı, modern zamanların o meşhur tüketim vahasına, Alaçatı’ya çevirdim rotamı.

10 Ağustos 2026 Pazartesi 23:18 - Güncelleme: 10 Ağustos 2026 Pazartesi 23:18

Bir iş insanı olarak hayatım pazar analizleriyle, maliyet-fayda dengelerini hesaplamakla geçti; fakat itiraf etmeliyim ki bu sokaklardaki sosyolojik histeri benim bile ezberimi bozuyor. Dar taş sokaklarda yürürken önüme çıkan bir tezgâhta, altı üstü bir bardak kışlık turşunun 200 TL etiketle satıldığını gördüğümde kelimenin tam anlamıyla durakladım. Mesele parayı ödeyip ödeyememek değil, bir nesneye yüklenen o içi boş anlamın büyüklüğüydü. Bu absürtlük, günlüğü servet değerinde olan lüks beach kulüplerinde de aynen devam ediyordu. İnsanlar dünyanın parasını bayıldıkları şezlonglarda tüm gün boyunca serilip yatıyor; fakat önlerinde uzanan o kusursuz Ege denizine bir kez bile girmeden, sadece telefon ekranlarında "orada olma statülerini" istifliyorlardı. Satın alınan şey serinlemek ya da doğanın tadını çıkarmak değil, sadece o sahte dekorun içinde bir mülkiyet illüzyonuna ortak olmaktı. İşte tam bu şaşkınlıkla akşam konakladığım lüks otelin restoranına geçip masaya oturduğumda, Alaçatı’nın o içi boş, çılgın lüks sarmalının aslında çok daha derin bir patolojinin sadece vitrini olduğunu anladım. Karşımda uzanan o ihtişamlı açık büfe, sanki tüm bu anlamsız tüketim çılgınlığının nihai savaş alanı gibiydi. Kendi kendime sordum:
Sahi dostlar, biz ne ara tabağımıza estetiği, midemize saygıyı ve en önemlisi ruhumuza "doyma" hissini unutturduk? Kendimizi ne ara bu kadar hırpaladık?
Gelin eğri oturalım, doğru konuşalım. Bu manzaranın arkasında sığındığımız, vicdanımızı rahatlatan o meşhur ve tehlikeli bir savunma mekanizması var: "E, parasını verdik, yiyebildiğim kadar alırım!" İşte kapitalizmin içimize zerk ettiği en büyük illüzyon budur. Ödediğimiz parayı, midemizin biyolojik ve insani kapasitesiyle değil, porselen tabağın taşıma gücüyle ölçüyoruz. "Açık büfe" veya "serpme kahvaltı" tabelasını gördüğümüz an, içimizdeki o uygar, nezaket sahibi, eğitimli insan usulca masayı terk ediyor. Yerine, bin yıllık bir kıtlıktan yeni çıkmış, ne bulursa heybesine doldurmaya çalışan, geleceğe dair derin bir güvensizlik yaşayan ilkel bir canlı oturuyor.
Buradaki trajedi sadece fazla yemek yemek de değil. Asıl trajedi, o tabaktakilerin yarısından fazlasının hiç dokunulmadan, kirletilmiş birer çöp olarak masada kalacağını bile bile o kuleyi inşa etmek. Biz aslında o parayı yiyeceklere ödemiyoruz; parasını ödediğimiz şey, sömürme ve israf etme özgürlüğüymüş gibi davranıyoruz. Bir çatal alınıp kenara fırlatılan o omletler, sadece rengi güzel diye tabağa doldurulan ama yüzüne bakılmayan meyveler, ısırılıp bırakılan ekmekler… Biz açık büfelerde midemizi değil, hayatın diğer alanlarında tatmin edemediğimiz o vahşi mülkiyet açlığımızı doyurmaya çalışıyoruz. Sahip olamadığımız her şeyin acısını, o bedava sandığımız tezgahlardan çıkarıyoruz.
Eski bilgeler boşuna dememiş; "İnsanın gözünü ancak bir avuç toprak doyurur" diye. Modern çağ, bizi fiziksel olarak doyururken ruhsal olarak muazzam bir açlığa mahkûm etti. Açık büfe kuyruğundaki insan, aslında modern dünyanın tüketime dayalı varoluş sancısının bir prototipidir. Ne kadar çok alırsam o kadar varım, ne kadar çok tabağıma yığarsam o kadar güçlüyüm yanılgısı bu. Gurmeliği, masayı bir savaş alanına çevirmek; zenginliği ise tabağı yarım bırakıp kalkmak zanneden bir görgüsüzlük sarmalının içindeyiz.
Düşünülmemiş ama can acıtan asıl detay, o masalardan kalkarken arkamızda bıraktığımız "artık manzaralarıdır". Bir insanın, bir toplumun gerçek kültür seviyesini masaya otururken sergilediği şıklıktan değil, masadan kalkarken arkasında bıraktığı izden anlarsınız. Garsonlar o tepeleme dolu, tatların birbirine geçtiği, insan eliyle yaratılmış o çirkinlik abidelerini taşırken, aslında bizim toplumsal nezaketimizi, estetik algımızı ve en acısı vicdanımızı da çöpe taşıyorlar. Kendi evinde tek bir ekmek kırıntısını ziyan etmeyen insanların, bir otel salonunda birer israf makinesine dönüşmesi, insanoğlunun "denetlenmediği yerdeki" ahlaki çöküşünün en net kanıtıdır.
Bu mesele sadece otellerdeki açık büfelerle de sınırlı değil. Şehirlerin lüks kafelerinde, yol kenarı tesislerinde önümüze sunulan o "serpme kahvaltı" çılgınlığına ne demeli? Masaya getirilen otuz çeşit küçük kâse… İçinde iki adet zeytin, bir parça peynir, tadımlık reçeller. Masada çatal oynatacak yer kalmaz, gözümüz boyanır, ruhumuz okşanır. Kendimizi bir anlığına o küçük masanın derebeyi gibi hissederiz. Peki, o masadan kalkıldığında ne olur? O küçük kaselerin içindeki dokunulmamış, sadece ortasından bir kez kaşık geçmiş tonlarca yiyecek doğrudan çöp konteynerlerine dökülür.
Bizler, açlığın ve kıtlığın gölgesinde büyümüş bir medeniyetin çocuklarıyız. Ekmek bittiğinde yerdeki kırıntıyı öpüp alnına koyan anneannelerin, yemeğin suyuna ekmek banmayı bereket sayan dedelerin torunlarıyız. Ne ara bu kadar hoyrat ne ara bu kadar yabancı olduk kendi köklerimize? Masadaki o israf, sadece çöpe giden bir besin maddesi değildir; o, emeğe, toprağa, çiftçinin alnının terine ve en nihayetinde kendi insanlığımıza fırlatılan bir tokattır.
İşin boyutunu biraz daha büyütelim. Bu açık büfe psikolojisi sadece yemek masalarında kalmadı; hayatımızın her alanını istila etti. Sosyal medya hesaplarımız da birer açık büfe değil mi? Önümüze serilen sonsuz bilgi, sınırsız eğlence, binlerce insan yüzü… Hepsinden biraz alıyoruz. Bir videoyu bitirmeden diğerine geçiyor, bir makalenin sadece başlığına bakıp tabağımıza atıyor, bir insanın ruhuna dokunmadan sadece dış görünüşünü tüketiyoruz. Tıpkı o oteldeki pudingle sarmayı birbirine karıştıran beyefendi gibi, zihnimizin tabağına da ne bulursak yığıyoruz. Sonuç ne mi? Sindiremediğimiz bilgiler, yaşayamadığımız duygular ve nihayetinde zihinsel bir kusma hali. 
Tükettikçe zenginleştiğini sanan modern insan, aslında tükettikçe eksiliyor, çürüyor ve hafifliyor. Hayatı da bir açık büfe gibi hızlıca, çiğnemeden, tadına varmadan yutmaya çalışıyoruz. Bir konsere gidip müziğin ruhunu hissetmek yerine telefon ekranından o anı "istiflemeye" çalışmamız, bir manzaraya bakıp huzur bulmak yerine onu bir "beğeni" nesnesi olarak tabağımıza koymamız hep aynı açlığın ürünleridir.
Bu dünya, hepimizin ihtiyacına yetecek kadarını fazlasıyla sunuyor dostlar; ama her birimizin hırsını, o dipsiz egolarını doyurmaya ne büfelerin ucu bucağı yeter ne de bu gezegenin kaynakları. Tabağımızı doldururken sergilediğimiz o bencil, "benden sonrası tufan"cı tavır, aslında hayata, doğaya ve diğer insanlara karşı duruşumuzun da fecaat bir özetidir. Yan masadaki insanın hakkını, gelecekteki çocukların rızkını o an tabağımıza yığarak gasp ediyoruz.
Gerçek asalet, gerçek tokluk ve zenginlik; alabileceğin, ulaşabileceğin, yağmalayabileceğin her şey önünde çıplak ve savunmasız dururken, sadece ihtiyacın olan kadarını alabilme zarafetidir. Kendini sınırlayabilme gücüdür. Elini o tabaktan, o ekrandan, o lüks hırslardan çekebilme disiplinidir.
Bir dahaki sefere o büfenin, o tezgâhın veya o hayatın başına geçtiğinizde, tabağınıza sadece yiyecek ya da metalar doldurmayı bırakın. O tabağın bir kenarına biraz nezaket, bir avuç estetik ve en çok da vicdan eklemeyi deneyin. Çünkü unutmayın; gözü doymayanın, midesi; ruhu doymayanın ise ömrü asla doymaz. O kule gibi yığdığınız tabaklar sizi büyütmez, aksine içinizdeki o küçük, acınası cüceyi faş eder.

Cansever'den acı haber geldi

Cansever'den acı haber geldi

Ece Seçkin'den bebek müjdesi!

Ece Seçkin'den bebek müjdesi!

Sıla Türkoğlu ve Kerem Bürsin partner mi oluyor?

Sıla Türkoğlu ve Kerem Bürsin partner mi oluyor?

Ülkü Hilal Çiftçi'nin ailesinde sular durulmuyor!

Ülkü Hilal Çiftçi'nin ailesinde sular durulmuyor!

Öznur Serçeler ekrana dönüyor

Öznur Serçeler ekrana dönüyor

Mercan Köşk'ün ana afişi yayınlandı!

Mercan Köşk'ün ana afişi yayınlandı!